2 Eylül 2016 Cuma

Dört iş günü

“Bu sıra 7 buçuk randevusu olanlar için. 8 ve 8 buçukçular girmesin.”
Hava soğuk, yerler buz. Bekleyen bir kaç kişi sıradan çıkıyor. Karşıdaki çay ocağına gidiyor, yokuşta kaymamaya çalışarak. Çay ocağı ana baba günü, camları buğu içinde, içerisi görünmüyor. Cep telefonum orada fırının altındaki çekmecede, üzerinde ismim olan bir kağıt tutturulmuş halde beni bekliyor. 7 buçuk için gelen herkesin telefonu orada. İçeri sokmak yasak. Huzursuzum. Hem telefonuma bir şey olur endişesinden, hem de sırada oyalanacak bir telefonum olmadığı için.
Kum rengi mermerden yüksek duvarlarıyla bina dev bir mezarı andırıyor. Gecekonduların yanıbaşında. Camları simsiyah, ışık sızmıyor sanki. Girmek için iki güvenlik noktasını aşmak gerekiyor. Bahçe kapısındaki güvenlikçiler bezgin, bir o kadar da kraldan çok kralcı. Kralları neredeyse 10 bin kilometre ötede. Pasaportumu alıp ismimi kontrol ediyorlar listeden. Huzursuzum. On yıl önce bu sıraya girdiğimdeki gibi elimi tutan yok artık. Aşamaları tek tek, tek başıma aşmam gerekiyor.
* * *
Ellerim donuyor. Sağ elimi tutup sol cebine sokuyor. “Eldivenlerini unutma demedim mi evden çıkarken!” Tatlı bir azar. “Esas sen üşümemelisin” çıkışıma “sıcakta beklemekten iyidir” diyor nefes nefese. 8 buçukçuyuz; son grup. Önceki randevular sarktığı için bekleme uzuyor. Çay ocağına dönersek sıramızı kaybederiz. Bir sokak köpeği dolanıyor sıranın etrafında. Genç, oyuncu, simsiyah, tüyleri ıslak. Birinden yemek çıkar derdinde. Aynı kralcılardan biri köpeği ayağıyla iteliyor. Elimi cebinden çıkarıyor bir anda. Adamın yanına gidip bir şeyler söylüyor, huzursuzlanıyorum. Köpek çay ocağında buluyor yanaşacak birini. Yanıma dönünce sarılıyorum ona. Sıradakiler merakla süzüyor bizi. En çok da o kralcı.
* * *
 “Soyadınız 'u' ile mi 'o' ile mi hanımefendi?” Çocukluğumdan beri sorulan soruyu her zamanki gibi yanıtlıyorum. “Yanlışlık yok yani?” diye soruyor emin olmak için, kendi soyadımı bilemeyecekmişim gibi. Bahçedeki ilk kontrolü geçtikten sonra, kapı sırasına giriyorum. Kar başlıyor. Kapı görevlileri bir ısıtıcının önünde sıraya bağırıyor. “Pasaportunuzu ve başvuru formunuzu elinizde hazır tutun” diye. Yine de hala sıranın en önünde çantasını karıştıranlar var. Dörderli gruplar halinde alıyorlar içeri. Dördüncü olmayı başaramıyorum, kalıyorum sıranın önünde. İçeride ayakkapları dahil çıkarıp x-ray cihazına koyuyorlar.
 Bahçeye servis minibüsü giriyor. Çalışanları taşıyor olmalı. Ellerinde pastane torbaları ile inenlere bakıyorum, biri yaşlı, siyah bir köpeğe börek atıyor. Türkçe şakalaşarak personel kapısından içeri giriyorlar. Mermer duvarların arkasında çay demleyip poğaçalarını yediklerini düşünüyorum. İçim ısınıyor. Canım çay çekiyor. Kapı görevlisi soyadımı sorgulamıyor bu sefer, İçeriye alınıyorum.
* * *
“Gidip çay getireyim mi bize?” diye soruyorum. “Gerek yok geçeriz şimdi bahçe sırasını” diyor. Gidince neler yapacağımızdan konuşuyoruz. Müzeler, müzikaller var hayalimde ne kadarını gerçekleştirebileceğimizi bilemesem de. Hayallerimize gülümsüyor. Hayranlıkla bakıyorum yüzüne, dişlerinde sigara izleri... Olsun. Artık içmiyor ya.
 Sıra bize gelince gülümsemesi kayboluyor. “Pasaporttaki soyadınız ile listedeki soyad tutmuyor beyefendi” diyor aynı kralcı 'beyefendi'ye bastıra bastıra. Listede 'u' ile, pasaportunuzda 'o' ile yazılmış. Araya giriyorum; “Bakın beyefendi benimki tutuyor, yanlış olsa ikimizin de yanlış olur değil mi” diyerek. Ters ters bakıp kapıya gidiyor, oradaki listeden kontrol edip emin olunca geçmemize izin veriyor. “Sen ne ara büyüdün böyle” diyor. Sesinin titremesi soğuktan mı sadece, bilemiyorum.
* * *
Parmak izlerimi alıyorlar. Önce baş parmaklar, kalan dörder parmak birlikte. “İngilizce konuşuyor musunuz?” diye soruyor görüşmeyi yapan görevli. Evet dedikten sonra sıralıyor diğer sorularını.
           “Ziyaretiniz iş amaçlı mı, turistik mi?”
           “Sağlık sorunları.” Epikrizimi inceliyor.
           “Ziyaretinizin giderlerini kim karşılayacak?”
           “Annem.” Belgelerimi istiyor. Tek tek inceliyor banka kayıtlarını, ev tapusunu. Tapunun üstündeki ismi görünce bir soru daha soruyor.
          “Babanızın banka kayıtları?” Yok diyorum.  Annemin hesabını yeterli görüyor olacak ki onay kağıdını uzatıyor. Pasaportumu dört iş günü içinde en yakın posta merkezinden alabileceğimi söylüyor.

                                                                  * * *
 “Vize vermiyorsunuz da ne demek? Heyet raporum var.”
 “Üzgünüm efendim nedenini açıklamıyoruz” diyor görevli kırık Türkçesi ile. 
   Sinirlendiği apaçık. Kolundan çekip odadan çıkarıyorum kendi görüşmemi de yakarak. Onsuz gitmek zaten söz konusu değil. “Tahmin ediyordum zaten” diyor. Neyi tahmin ettiğini anlayamıyorum. Vize alamamasına neden olan şeyi biliyor da söylemiyor mu? Daha da sinirlenmesin diye tutuyorum dilimi. Sinirlenmemesi lazım, ritmi bozulmamalı. Ana caddeye yürüyoruz kol kola, kaymamaya çalışarak. Otobüse biniyoruz.
   Yol uzun; ama tamamlayamıyor.

11 Ağustos 2016 Perşembe

Hillary Clinton ve "Ben bunu hak ettim"

Hak etmek! Türkçe'nin en karışık sözcük öbeklerinden biri bana göre. Kullanıldığı yere göre övgü dolu olabilirken tam tersine nefret kusabilen bir kullanım bu. (ki 'layığını bulmak' bana göre daha yerinde ama konuyu dağıtmayayım şimdi)
Ama yakın zamanda dinlediğim bir 'podcast' sayesinde "hak etmenin" sosyal psikolojide de bir karşılığı olduğunu öğrendim.  "Moral/Self licensing" Türkçe terminolojisine hakim değilim, soruşturdum bir karşılığını da bulamadım; şimdilik "öz yetkilendirme" diyelim. Ve yo yo yoo, iyi bir şey değil bu. Başta kendin olmak üzere bir toplumu sabote etmeye kadar varıyor.

Kendince iyi ya da toplumca onaylanan bir eylemde bulunduğumuzda, kötü bir eylemde bulunmayı hak görüyoruz. "Bir saat koştum, o zaman 2 parça baklava yiyebilirim" ya da tam tersi "Pazartesi rejime başlayacağım, o zaman Pazar günü sağlıksız ne varsa yiyebilirim"

Bunlar basit örnekler ama "öz yetkilendirme" suça, ayrımcılığa, kadın düşmanlığına hatta ırkçılığa kadar gidebiliyor. Nasıl mı? En basit örneklerden tüm dünyada ciddi bir hayran kitlesi olan diziden Dexter'dan verebilirim. Dexter, suçluların yakalanmasını sağlayan bir emniyet çalışanı, iyi bir abi, fedakar bir eş, örnek bir baba.  Ve bir seri katil... Sadece başkalarını öldürmüş insanları kendine kurban seçiyor. Yani kendini yetkilendiriyor ve ahlaki olmayan eylemlerini "ama ne kadar iyi şeyler yapıyorum"la dengelemeye çalışıyor.

Dünya tarihinde ve siyaset arenasında da örneği çok. Özellikle kadın ve siyah haklarında. Mesela Aralarında Pakistan ve Türkiye'nin bulunduğu onlarca ülkede bir kadın siyasetçi devletin başına geldi ama ikinci defa bir kadın lider seçen ülkelerin sayısı bir elin parmağını geçmiyor. Zira kadına büyük bir kapı açan erkek egemen politik sistem, iyilik olarak addettiği bu adım için,  aynı kapıyı kapatmayı kendine hak görüyor. Üstelik Avustralya gibi örneklerde -ve Avustralya'da bile- seçtiği kadın lidere, Julia Gillard'a açıkça hakaret edebiliyor. (Gillard'ın, 'kendine hak gören siyasilere' yanıtı için tıklayın)

Hillary Clinton, Julia Gillard'ın o konuşmasını çok çarpıcı bulmuştu. Şimdi kendisi aynı kamu ikiyüzlülüğü ile yüzleşme yolunda. Zira artık resmen Demokratların başkan adayı. ABD'liler 2008'de ilk zenci başkanlarını, Barack Obama'yı seçtiler ve tüm dünyaya "bakın ne kadar eşitlikçi bir ülkeyiz"i pazarladılar. Ama ülkede siyahlara yönelik şiddet son 8 yılda büyük yükseliş yaşadı. Hillary Clinton başkan seçilirse, Amerikan siyaset sahnesinde kadınlık üzerinden ne gibi tartışmalar olacağı merak konusu ki Cumhuriyetçi aday Donald Trump, Clinton için "kadınlık kartını oynuyor" cümlesini bir suçlamaymışçasına çok defa dile getirdi. 

Hillary Clinton, bir kadının ABD Başkanı seçilmesini, cam tavanı kırmak olarak niteliyor. Esas soru ise, bu tavanı kırdığında cam kırıklarının altında kalıp kalmayacağı.


13 Temmuz 2016 Çarşamba

"Bir puro bazen sadece bir purodur"

ABD’de son günlerde yine patlak veren polis şiddeti protestoları ve bu protestolarda 5 polisin öldürülmesi, Türkiye gündeminde de kendine yer buluyor. Olayların merkezindeki insanlara ne deneceği ile ilgili ise ortak bir haber dili mevcut değil. Bazı politikacıların kara derili, koyu renkli olrak tanımladığı insanlardan bahsediyorum. Zencilerden yahu, zencilerden.

Geçen hafta bir canlı yayında “zenci” sözcüğünü kullandığım için bir tanıdığımdan eleştiri aldım. Elbette beklediğim bir şeydi, hatta bu vesileyle bir şeyler ‘kara’larım diyordum.

Şartlar oluştu. Hem siyah hem zenci dediğimi, ağzımdan mı kaçırdığımı, kafamın mı karıştığını, zenci demenin çok ayıp olduğunu yazdı. Ben de şunu sordum: Biz yüzyıllar önce Afrika’dan köle getirip, toplumumuzda sonuncu sınıf insan muamelesi mi yaptık da, zenciyi ayıp kelime ilan ediyoruz?

Siyasetimizde mi var da, siyasi doğruculuk peşindeyiz. Kaldı ki ‘zenci’ gayet siyah demek. Farsça ve Arapça’dan devşirdiğimiz bir kelime. Aç bak kutsal arama motoruna, siyah anlamına gelen ‘zangi’ ve ‘zanji’ olmuş bizde zenci. TDK sözlüğüne bakıyorum; gazeteci-yazar Falih Rıfkı Atay’dan veriyor örneği: “Avrupalılar arasında bizi zenci gibi kara zannedenler varmış." Atay da mı ayıp etmiş yani? Ayıp dediğime bakmayın, düpedüz ırkçı dememenin yolu aslında.
Bir de “siyahİ” var tabi. Siyah çok koyu geliyor olacak ki ‘Avrupaİ’ bir kelime uydurmuşlar. Kullanana karışmam, isteyen siyahi desin, isteyen siyah, ama ben de “zenci” kelimesini kullanıyorum diye eleştirilmeyi kabul etmiyorum.

Peki Afrika kökenli Amerikalı desek?

Ben demem. Siyasi doğruculuğun tanımı işte bu kullanımla yapılabilir. (Türkiye’de yaşanmayan) zenci ırkçılığının günümüzde hala bir sorun olduğu ABD’de 1980’lerin sonunda uydurulmuş bir kullanım da bu. Latince’de siyah anlamına gelen niger kelimesi, Afrika’dan köle olarak getirilenler için kullanılan bir kelimeydi. 1500’lü yıllardan 1800’lere kadar 300 yıl boyunca hüküm sürdü bu kelime. Arasına bir ‘g’ harfi daha alıp nasıl hakarete dönüştüğü ise muamma. Sonuçta yerini alan kelime ise “colored” yani ‘renkli’. ‘Renkli’, ABD’de 1960’ların Sivil Haklar Hareketi ile rengini kaybediyor ve Black-Siyah giriyor literatüre. Ama o da yetmiyor. Bugün ABD’liler için geçerli kelime “AfroAmerican” ABD’de bu insanların çektiklerini tek bir paragrafa sığdırmak gibi bir niyetim yok elbette, isteyen ayrıntısına bir çok kaynaktan ulaşabilir.

Uzun lafın kısası: ABD’nin kendi politik doğruculuğunu Türkçe’ye tercüme etmeyi anlamsız buluyorum. 

20 Haziran 2016 Pazartesi

Bir yılın ardından herkessiz

İnsanlar Hasan Hüseyin Korkmazgil’in şiirini katlededursun, ölmesi zor olduğu iddia edilen bir Haziran daha geçiyor. Sen ölümlerin en kolayını yaşadın geçen Haziran’da. Bana bu ayı yaşamak zor.

Duygu dökümümü yapmayacağım burada, ağlamadığım bir gün bile yok sen de biliyorsun. Geçen bir seneye bakıyorum da bir anda nasıl da büyümek zorunda kalmışım. 35 yaşında ailenin en küçüğü olmanın lüksü ve şımarıklığı imkansız artık. “Bir Burcu olsun bana bir şey olmaz” imkansız. Hayatımın sorumluluğunu tek başıma yükleniyorum. İtiraf ediyorum, zor gelmedi değil ama her şey öğreniliyor be.

Neler öğrendiğime şaşarsın. Yıllarca afili afili kullandığım Tezer Özlü’nün o meşhur lafı var ya “Herkes herkessiz yaşayabilir” Senin gidişinle herkessiz yaşayabildiğimi öğrendim. Kimse vazgeçilmez değilmiş. İnsanları hayatımdan çıkarmayı değil, insanların hayatından sessizce gitmeyi öğreniyorum şimdi. Kan sudan ağırmış gerçekten, tüm suyu-ödemi atıyorum bünyemden. Amma ağırlık yapıyormuş…

Sana olan kızgınlıklarımın ne boş olduğunun farkına vardım sonra. Sen saçını boyarken banyoyu batırmana nasıl da delirirdim. İşsizlik dönemimde bana destek olmak için vazgeçmiştin halbuki kuaför lüksünden. Beyazlarım çok arttı Burcu. Şimdi 9 bin kilometre ötede yeni hayatımda aynı senin gibi batırıyorum banyoyu. Kendimi cezalandırır gibi her saçımı boyadığımda ağlıyorum iyi mi!

Yeni bir hayat bu. Hayat devam etmiyor. Biri bitiyor, başka bir hayat kuruluyor. Ben senle birlikte öldürdüm o hayattaki Dilge’yi. Sanki başka bir evrende başka biriyim. Bu evrende gece leylak ve tomurcuk kokmuyor. Sanki yarınsız insanlar yok burada.

Dedim ya ölümlerin en acısız, en sakinini yaşadın sen. Gözün karardı, yattığın koltuktan kalktın bir an, sonra diğer tarafa bıraktın kendini. Fişin çekilmiş gibi.

Geçen ay doğumgünümde 1 yaş daha yaklaştım sana. Şu fotoğraftaki gibi, 1 yaşımdaki gibi baksan ya bir daha bana.


20 Nisan 2016 Çarşamba

Kartvizit ferahlığı




American Psycho filmini 2001 ya da 2002’de seyretmiş olmalıyım. Christian Bale'in döktürdüğü hani. Kartvizitin kendimce önemini kavramam bu filme dayanır. Filmin baş karakteri Patrick Bateman ve rakip iş arkadaşları kartvizitlerini karşılaştırırlar. Kartın rengi yumurta beyazı mı, kemik beyazı mı? (Duvarda bile ayıramam) Yazı karakteri nasıl? Harfler kabartma mı? Bateman boncuk boncuk terler, elleri titrer ve kartviziti düşürür elinden. Seyircinin aradaki farkı anlamayacağı bu kağıt parçalarının kalitesi üzerinden dönen bir sahne,.. İş dünyasındaki rekabeti en iyi anlatan, en iyi gerilim sahnelerinden biri. (Merak edenler için videosu aşağıda)

Mezun olduktan sonra medya sektörüne adım atınca ilk kartvizit hevesimin nasıl da kursağımda kaldığını gayet iyi hatırlıyorm. Zira kadrolu değil telifli başlamıştım. Kızmıştım. Bir yıl sonrasında ilk kartvizitimi elimde incelerkense o kızgınlık yerini serin sulara bırakmıştı. 'İş'in garip tarafı, o tek bir kart kutunun içinde 1000 tane geldiğinden, gözümdeki değeri eksilmişti. Çalıştığım hiçbir yerde de o kadar kartı eritecek kadar kalmadım. Kalan kartlar da çöpü boyladı haliyle. Aradan 10 yıldan fazla zaman geçti. Kurumsal kartvizitlerim de oldu, serbest çalıştığım dönemde bastırdığım da. Ve şu an çalıştığım kurumun kartvizitine geldiğinde sıra farkına vardım ki, yıllarla birlikte o heyecan da sönüp gitmiş.

Kökeni 15. yüzyıla ta Çin'e dayanan ve soyluların halkı ziyaret edeceğinin habercisi olan bu kartlar, zaman içinde kimlik ve hiyerarşiyi belirledi. Sağ alt köşesini kıvırmak rütbece düşük birine , sol alt köşesini kıvırmak rütbece yüksek birine kartvizit veriyorsunuz demekti. Aynı 'kast'tan ise kartın sağ tarafı katlanılırdı. Bugün hiç değilse benim çevremde bu geçerli bir uygulama değil. Politikacılarla yaptığım değiş tokuşlarda böyle bir şeye rastlamadım. Ama hiyerarşisi bitmiş görünse de, bu sistemde her gün saatlerce çalışan, hayatı iş olanlar için kartvizit, kimliğin bir parçası, tarz, üstünlük ve daha bir çok anlamda kendini tanımlamanın bir unsuru.

Peki buna niye ihtiyaç var? Niye ihtiyac-ımız var? Tarz, meslek, üstünlük niye bu kadar önemli? Bu sorularımı psikoloğumla paylaştığımda, yanıtlardan hiç olmazsa birini buldum.

“Sahte kendilik”

Bu durumun temelinde yatan kavramla tanışın. Sahte kendilik, bebekliğe dayanan bir kavram ancak o kadar derin bir çözümleme bu yazının konusu değil. Özetle denebilir ki, kişi kendini hep başkalarının gözünden görmeye çalışır. Hep onaylanma ihtiyacı duyar ve gerçek kendi gibi yaşamayı bırakır. Gerçek kendilik köşeye çekilirken, meydan aynanın diğer tarafındakine, bir yansımaya kalır. Aynadaki yansımaya baktıkça kibir de artar.

Bu sahtelikle en çok çalıştığım sektörde karşılaşmam şaşırtıcı değil. Medya, seyredilmek, okunmak, onaylanmak ve sevilmek için birbiriyle yarışanlarla dolu. 'Kendi'mi bu güruh dışında tutmuyorum. Elbette yarattığım, içinde yaşadığım bu illüzyondan kurtulamasam da dışına çıkıp bakmayı da öğreniyorum. 

Sahte kendilik üzerinden niye selfie çekiyoruz, niye hastane fotoğraflarımızı paylaşıyoruz ya da sosyal medya sahte kendiliği nasıl tetikliyor, bir çok yazı yazılabilir elbette. Ama başa dönersek, bana göre esas soru, böyle dijital bir çağda kartvizitin modasının nasıl geçmediği. Fikri olan?

19 Nisan 2016 Salı

Düzeltme


Gözlüğüne komut verdi kadının ismini. Tekrarlamasını istedi gözlük. Kadın bu kadar tanınan bir şair olmasına rağmen, yılların teknolojisinin ilk defada anladığı olmamıştı. Fotoğrafları tek tek geçerken gözlerinin önünden, rakısını yudumladı. Otuz yıldır ağzına koymamıştı. Şimdi koyduğu şey ise anason değil çamaşır suyu gibi kokuyordu. "Memleketin rakısını bile ziyan ettiler,"

"Ben de onu ziyan ettim."

Son kavgalarından sonra canı bir daha rakı istemişti. Son dublesini tam bu masada, bu eski balıkçıda içmişti. Kadın(ı) içmezdi pek; anasonu çayında tercih ederdi. Sevmesi zor şeyleri severdi. Kendisi gibi. "İçti de mi dur durak bilmezdi. Nasıl da hırçınlaşırdı. Benim suçum..." Son gecelerinde eve zar zor taşımıştı. İçmek istememişti halbuki. Eşlik etsin diye zorlamıştı adam.

Otuz yıl. Bıçak gibi kesmişti kadın ilişkisini. Ayrılıklarının ilk yıllarında "Niye hatırladı ki sarhoş kavgasında ağzımdan çıkanları? Ne vardı bu kadar büyütülecek?" diye suç bulmaya çalışırdı. Onuncu yılda bulmuştu yanıtını. Ritüel gibi yaptığı gazete, kitap eki, edebiyat dergisi taramalarında çıktı karşısına. "Çocuk sahibi olmamak kariyerim için yaptığım bir fedakarlık değildi. Tıbbi nedenler diyelim geçelim."

O son kavgada, "Şu haline bak, çocuğumuz olduğunda sana mı emanet etmemi bekliyorsun" demişti, evlenme teklifi ortada yokken. Doğmamış evliliğe çocuk biçmişti. Sözlerini düzeltemeden "Git kendine anaç bir körpe bul, evlen, çocuk yap" diye gürlemişti kadın... Çekip gittiğinde düşmemişti peşine.

Nesi vardı kim bilir? Hastalığını hiç açıklamadı. Hiç öğrenemedi adam. Dizelerinde hastalığın izini sürdü, hastalıktan çok da kendinin. Yıllar, bencilliğinden hiçbir şey kaybettirmedi.

"Dediğini yaptım. Boyum kadar iki oğlum var şimdi. O eski körpe bol bol dolduruyor çocukları bana karşı." Yan masadaki genç çifte baktı. Oğlan kıza, "tekir, dudağından öpülerek yenir" şaklabanlığı yapıyordu. "Ben de yapardım. Babasından öğrendi herhalde." Çocuğun tekir dediği balığın tadı midesini kaldırdı. 65 yaşındaki yalnızlığı kalbini burktu.

"Hayatım akamete uğradı..." Kadının sevdiği sözcüklerden biriydi akamet. Naçar da öyle. "Naçar kaldım..." 30'larının ortasında hayal kırıklarının doruklarında olmak istedi birden. Yan masada tekir öpen çift olmak istedi. Ayrılıklarından sonra, aklının başına peş peşe gelmesini istedi.

"Senin daha geçen aya kadar hala yaşadığın bu dünyaya dönmek de yeter..."

Gözlüğünden cenazesini çağırdı kadının. Mezar taşı yapıldıktan sonraki bir görüntü geldi. "Bizde geldik bu aleme, gezdik dolaştık bir zaman." "de" bitişik yazılmıştı. Gözleri dolmuşken gülme tuttu adamı. "Olsun, düzeltmenin bir yolunu bulurum..."

Bu yazı Aralık 2015'te KAFA dergisinde yayımlanmıştır.

13 Ocak 2016 Çarşamba

Niye bu kadar önemli?

Steve Jobs'ın ölümü, o sabahki haber toplantısına katılan herkesin defterinde,  iPhone'unda, iPad'inde ilk sıradaydı. Kimdi, nereliydi, nesi vardı, nasıl öldü,  arkasında ne bıraktı, niye bu kadar sevildi, niye bir o kadar da nefret edildi? Her kafa ses verdi toplantıda. Tartışma, Apple'ın yaratıcısının bir saatlik öğle bülteninde kaç dakika yer tutacağında kilitlendi. Kaç paket haber yapılacaktı? Konuk alınacak mıydı? Nesi önemliydi? Sonunda şunu dediğimi hatırlıyorum, "Bu adam bu haber toplantısını bile kilitleyebiliyorsa önemlidir, bültende kendine blok ayrılmasını hak ediyordur." (Bu arada yabancı bir haber kanalının toplantısı olduğunu belirteyim, yoksa Türkiye gündeminde bir haberle geçilir)

Yazının devamı Notosoloji'de. Tıklayın!


2 Aralık 2015 Çarşamba

Palyaçolardan nefret edenler ve palyaçolar

“İnsanlar ikiye ayrılır: Palyaçolardan nefret edenler ve palyaçolar” *

Açık söyleyeyim, geçen ay yeğenimin doğum gününe palyaço çağrıldığını öğrendiğimde bir tedirgin oldum. Doğru tahmin ettiniz, ben de Stephen King'in “O” romanındaki Pennywise'ı tanıdıktan sonra palyaçolardan korkanlardanım. Ciddiyim. İlkokul beşte ailemden gizli gizli okuduğum bu romandan sonra ne o ünlü hamburgercinin palyaçosuna yaklaşabildim ne de Simpsonların palyaçosu Krusty'ye gülebildim.

Palyaço kelimesi Türkçe'ye İtalyanca'dan girmiş. Bostan korkuluğu, soytarı anlamına gelen “pagliaccio” kelimesinden geliyor. Türk edebiyatında ve sinemasında palyaçolar üzerine çok fazla eser yok. Var olan palyaço karakterleri de çok romantik ya da çok üzgün resmedilmiş. Batı ve Uzak Doğu'da ise palyaçoların şeytanileştirilmesi ise benim gibi korkuları olan insanların sayısını artırmış.

Stephen King'in romanı 1986'da yayımlanıncaya kadar edebiyatta ilk bilinen karanlık örnekleri, Charles Dickens'ın 1836'da yayımladığı ilk romanı Mister Pickwick'in Serüvenleri ve Edgar Allan Poe'nin 1849'daki Aksak Kurbağa öyküsünden.

Arada geçen yaklaşık 150 yıllık sürede de palyaçoların bembeyaz yüzleri kararmaya başlıyor. Bu karanlık sadece sahneye değil hayata da akıyor. 1836'da Fransa'nın ünlü palyaçosu Pierrot'nun bir genci bastonunun tepesinde gizlediği bir tozla öldürmesi, korkuyu körükleyen ilk olay.

“Katil palyaço”

Maskenin ardındaki kaçıklığa bir isim verilmesi ise 1978'de. O isim, palyaçoluk yapan John Wayne Gacy. Gacy, 1972 ila 1978 yıllarında 33 genç erkeğe cinsel saldırıda bulunuyor ve tümünü öldürüyor. Palyaço figürünün sinema endüstrisinde bugüne kadar tabiri caizse sömürülmesine yol açıyor. Gacy'ye verilen “katil palyaço” lakabı, günümüze kadar beyaz perdede en çok işlenen öğelerden biri oluyor. Pedofiliden satanizme bir çok aşırı öğenin öznesi haline geliyor.

Aşırı demişken, kendi tedirginliğimden çok daha aşırı korkular da mevcut. Dilimize koulrofobi olarak giren anksiyete bozukluğu ile ilgili bir çok görüş var elbette. En çok kabul göreni, korkunun kaynağının çocukluğumuza dayanıyor olması. Zira çocuklar maskeyi algılayamaz. Arkasındaki kişi gizlenmiştir, haliyle o kişinin duygularını kestiremez. Güvenip güvenemeyeceğini bilemez. Gördüğü tek şey, silinmeyen-sürekli bir sırıtıştır. Hiç bir normalin bu kadar uzun süre sırıtamayacağının farkında olmak, bir şeylerin ters olduğunu, tekinsiz** bir şeyler olduğu hissini doğurur.

Fotoğraf

Koulrofobikler, bir çok yetişkinin anlayamayacağı tepkiler verebilir. Palyaço gördüklerinde tansiyonları düşebilir, çığlık atabilir, ağlayabilir. Ya da bir palyaço ile karşılaşmamak için çocuk partilerinden, panayılardan, lunaparklardan uzak durabilir. Fobi böyle bir şeydir.

Yeğenimin doğumgünündeki palyaço kostümünü giymiş ama makyajsızdı. Bana balondan melek kanatları yaparken sordum neden makyajı olmadığını. “Çocuklar korkuyor” dedi. Kendi adıma tedirginliğim hiç böyle bir noktaya varmadı. Ama itiraf edeyim, İtalyan operası Palyaçolar'ı*** seyretmeyi de hala tamamlayamadım.

* Çocuk edebiyatı serisi Pendragon'un yedinci kitabından. Yazar: D.J. Machale

** Tekinsizlik (Unheinmlich), Sigmund Freud'un 1919 yılında yayımladığı bir makale. En basit şekliyle, aşina olduğumuz şeye yabancılaşmanın yarattığı tedirginlik olarak tanımlanabilir. Tanıdık olanın yabancı olandan daha ürkütücü bir hal alması. Mesela palyaço maskesinin bir oyuncak olması, ama bu oyuncağın insan formunda hareket etmesi

*** I Pagliacci 1892'de görücüye çıktı. İzmir Devlet Opera ve Balesi'nce bu sezon da sahnye konuyor.



9 Kasım 2015 Pazartesi

Emojilerin efendisi

"Sözcüklerin kimi biraz kaprisli olur; özellikle yüklemler. Onlar en mağrurları. Sıfatlarla istediğini yapabilirsin, ama yüklemlerle, asla!"

Alice Harikalar Diyarında'nın devamı Aynanın İçinden'de böyle konuşturur Lewis Carroll, canlı yumurta Humpty Dumpty'yi. (Türkçe'de Rafadan Kafadan ya da Kumkuma olarak çevrilmiştir) Esasen matematikçi olan yazar, iki kitapta da dolu dolu sözcük oyunlarıyla, dilin gücünü okuyucuya geçirmeye çalışır.

Paul Auster, Cam Kent'te Humpty Dumpty'yi insan durumunun en saf biçimlenmesi olarak tanımlar. Biraz uzun bir alıntı olacak ama bir tez ortaya koyar:

Yazının devamı Notosoloji'de. Tıklayın!


10 Ekim 2015 Cumartesi

Katliam...

Fatih Pınar'ın görüntüleriyle Ankara katliamını seyrediyorum. Sinirden ve üzüntüden gözyaşlarımı tutamıyorum. Ucuz atlatanlar, diğer tarafta kalanlara yardım etmeye çalışıyor. Herkes ilk yardım biliyor sanki. Kalp masajı, turnike. Şaşıramıyorum ama. Türkiye'de insan hayatı çok ucuz zaten Herkes kendini ve etrafını korumak için ilkyardım öğrenmeli gibi geliyor. Videonun ortasında duyuyorum isyanı. Bir kadın telefonda ağlıyor, "Herkesi öldürecekler" diye.
Herkesi öldürecekler...
Hepimizi öldürecekler...
Yazının devamı Medya Günlüğü'nde. Tıklayın.


1 Ekim 2015 Perşembe

Bilimkurgu: Yine bir umut

Uzaylılar dünyada yeni bir koloni kurmak için harekete geçer, androidler ve sayborglar insanların arasına çoktan sızmıştır zaten. Vampirler ve kurtadamlar kavgaya tutuşa dursun, büyücüler doğanın dengesini korumak adına türlü hinlikler peşindedir. Ya aralarındaki en kötüden kurtulacaklardır ya da yüzüğü kurtaracaklardır.

Yazının devamı Notosoloji'de. Tıklayın!


24 Eylül 2015 Perşembe

Sen mi büyüksün ben mi?

24 yaşıma kadar dört şehir değiştirdikten sonra gelmiştim. 2004 senesiydi. Düzen içindeki donuk Avrupa ülkelerinden sonra ne kadar da canlı gelmişti. Kariyer planlarım vardı ve kariyerim anadilimle doğru orantılıydı. Dilimi özlemiştim. Ülkemi özlemiştim. Hatta İstiklal Caddesi'nde biri laf atmıştı da mutlu olmuştum. Fransızca, laf atıldığında bile çok romantik kalıyordu zira.

Kariyer planları diyordum. Moda deyimle hayaller BBC'ydi. Gerçekleri buraya yazmayayım. Meslektaşlar ne demek istediğimi anlayacaktır. Bir çukurun içinde, ne çukuru olduğunu sizin hayal gücünüze bırakıyorum, debelendim yıllarca. Çok insanla tanıştım, bir o kadarıyla da vedalaştım. Belki bir gün o çukuru da anlatırım.


Yakın zamanda vedaların en büyüklerini yaşadım. Önce büyük ablam gitti, sonra da ben büyükşehirden gittim.


İstanbul'u terk ettim...


"Sen mi büyüksün ben mi?" diye hiç meydan okumadım Yeditepe'ye. Büyük hırslar içinde değildim. Sadece İstanbul'da olmak istedim. Sergilere-barlara gitmek, organik pazarlarda-alışveriş merkezlerinde harcamak, hem Karadeniz hem Marmara kıyılarında dolanmak... Dünyanın bir ucunda, seyahat ettiğim yerlerde "İstanbul'da yaşıyorum" demek bile keyifti, hatta gururdu benim için.


Sanırım ilk kaşıntım 2010'da tuttu. 30'uncu doğum günüm sonrası "hiçbir şeye yetişemiyorum" hissi musallat oldu bünyeme. Yeterince okuyamıyorum, yeterince haber takip edemiyorum, yeterince sergi-konser gezemiyorum, arkadaşlarıma yeterince vakit ayıramıyorum, tüm bunlar için yeterince para kazanamıyorum hissi.


Bu hisleri bastırmaya çalışırken Gezi oldu. Gezi bitti. İşim bitirildi, sebebi Gezi dendi, benim de Türk medyasıyla işim bitti. Tüm yaşadıklarımın beşiği İstanbul anlamını böylece yitirdi.


İstanbul aynı noktalardan çekilen ve kendini tekrar eden fotoğraflar kadar sıkıcı gelmeye başladı. Yemek dilenen martılar, camda yağmur damlalarının eşlik ettiği trafik, boğazdaki baloncunun göğe yükselen balonları, tarz kafelerde içilen kahvenin dekoratif köpüğü, köprünün pavyonvari ışıkları, aşkın en tabanında yatarken çimlerdeki son model spor ayakkabılar, geri planda minare manzarasıyla vapur bayrağı... Bir zamanlar sevgi duyduğum bu şeylerin hepsinden sıkıldım. (sokak kedileri hariç)


Sonra karar verdim...


Ve bir kere terk etmeye karar verince, ayaklarıma bağlı ağırlıklardan kurtuldum. Hafifledim. Tekrar su yüzüne çıktım.


Ya da kendimi inandırmaya çalışıyorum. Beni sevdiğine inandığım şehirle on bir yıl yaşadım. Gelli gitli, sevgili, nefretli... Ve bu ilişkide artık istenmediğimi anladım. Belki hiç kabul edilmedim de ondandır bu savunma halim. Bildiğim tek şey, beni topuğumdan vuran bu şehri tam kalbinden beyninden vurup gitmek istedim. Otobanların yanındaki lüks sitelerde yaşayıp, ağaç hışırtısı yerine araba uğultusu dinlemek istemedim. Bayramlarda yollar boşaldığı için yeşillenmiş trafik haritaları paylaşmak istemedim. (ki bu yazının yazılma nedenidir, bu vesileyle iyi bayramlar)


İstanbul'u terk ettim. İçim sızlıyor mu? Evet, ama kalbini, sevgini kırmış eski sevgiliye sızlayacak kadar.


Bakalım tanıdığım daha kaç insanın kalbini kıracaksın İstanbul? Kim bilir, belki zamanla arkadaş kalmayı başarırız.
Gülsün Karamustafa - Güllerim tahayyüllerim

20 Eylül 2015 Pazar

Pazar Pazar neye üzülüyorum biliyor musunuz?

Kaş - 20 Eylül 2015 

Pazar sabahları tüm ev ahalisi uyurken televizyon başında çizgi film izlediğimiz zamanlar çok geride. Ekranlar artık farklı. Cumartesi'nin yorgunluğuyla öğlene sarkan uykulardan cep telefonu ekranıyla çıkıyor, dizüstü bilgisayarlarımızla devam ediyoruz.

Önce Facebook'un tarihte bugün bildirimini inceleyip, "Vay arkadaş ne ahkamlar kesmişim geçen yıllarda, ne güzel yaşamışım, bu yaşadıklarım geri gelmeyecek" hayıflanmaları, araya bir instagrama 'layk'lamaları sıkıştırma, sonrasında kedicik-köpecik-keçicik videoları seyretme... Bu şekilde uyandıktan sonra sıra Twitter'da gündem üzerinden siyasilere sallama bölümüne geçebiliriz. 

Ama Pazar Pazar esas neye üzülüyorum biliyor musunuz?  

Ege kıyılarında ve TEM Edirne-Kapıkule yollarında medyamızın en sevdiği tabirle "umut yolculuğu"na çıkanların videolarının da bu sabah ritüeline katılmış olmasına. 

Güne "ah ah vah vah, görüyor musun kedisini-köpeğini-kuşunu da yanına almış o yolculukta" diyen insanlar var etrafımda. Gerçekten! Hemen yan masamdalar. Kahvaltılarını ederken kurcalıyorlar telefonlarını.  

Yunanistan'ın Meis adası sadece 25 dakika uzaklıkta. Ama burası 'mülteciden kurtarılmış bölge' Mülteci akını yok ama 'ünlü akını' var burada mesela. Yolları kötü çünkü. Magazinciler zahmet edip de buralara kadar gelmiyor. Muhbir komşuculuk oynamak daha revaçta.  

Yan masadakilerin "ah vah" seansı sona erdi. Kalkıp sağlam bir tekneyle koyları gezeceklermiş bugün.Doğrudur, hayat devam ediyor. Kimseye Alan Kurdi karaya vurdu diye denize girmeyecek değil. Sinirlenmiyorum ama üzülüyorum işte. Üzüntümü paylaşmak istiyorum ve bunu sadece 140 karakter ile yapmak istemiyorum. 

Üzülmek dışında bir şey yapıyor muyum peki? İtiraf edeyim, Alan'dan sonra gelen tüm mihmandarlık ve haber prodüktörlüğü işlerini geri çevirdim. Bir zamanlar işim olan şey, yabancı haber kanalları ve ajanslarının yerel işlerini yapmaktı. Türkiye’de ne zaman boktan bir şey uluslararası yankı bulsa, yabancı basın buraya üşüşür. Bize de iş çıkar. Bu sefer üzüntümü iş olarak görmek istemedim. Mültecilerden röportaj koparmaya çalışırken, acının fotoğraflarını sosyal medyada paylaşmak istemedim. Elbette tüm bunlar yapılmak zorunda, bunu en iyi şekilde yapan meslektaşlarım da var.  

Şimdilik o sürüde olmak istemiyorum.  

Geçen hafta Meis'te Suriyeli bir çocukla tanıştım. 11 yaşında. Benden iyi İngilizce konuşuyor. Ada ufacık zaten, herkesin sevgilisi olmuş. Ailesinin durumu iyi olduğu için birinci sınıftan almışlar mülteci biletlerini. Sohbet ederken o kelimeyi kullanmaktan çekiniyorum. 'Mülteci' Eminim o da biliyordur anlamını ama daha çok tatile çıkmış havasında konuşmayı tercih ediyor. Film izlemeyi ve video çekmeyi seviyormuş.  

"Tahmin et bakalım büyüdüğümde ne olacağım?" diye soruyor. "Gazeteci mi?" diyorum. "Hayır" diyor. "Jim Carrey." En son haberleştiğimizde Atina'ya geçmişlerdi. 

Hayatın zorluklarının sertleştirmeyeceği bir yetişkin olmasını umuyorum. Hayata inat gülümseyecek olan... Onun yerine biz üzülelim. Hakkıyla ama...


8 Eylül 2015 Salı

Aslında hangisi?

Sevgilin hangi milletten olmalı? 
Hangi Aşk-ı Memnu karakteri senin ruh ikizin?  
Hangi romantik film senin ilişkine benziyor? 
Hangi popüler dizi karakteri ile sevgili olurdun? 
Eski sevgilin senin arkandan hangi şarkıyı söylüyor? 
Senin seks marşın hangi şarkı olmalı? 
Grinin hangi tonusun? 
Hangi kamasutra pozisyonusun? 
Acaba hangi parmaksın? (orta) 

Önceki hayatında hangi hayvandın? 
Hangi mitolojik karaktersin? 
Güneş sistemindeki hangi gezegene aitsin? 
Hangi doğa olayısın? 
Hangi Hint tanrısısın? 
Ruhun hangi dünya mutfağı? 
Hangi ayakkabı seni anlatıyor? 
Hangi pokemonsun, hangi emojisin, hangi dondurmasın, hangi çikolatasın? 
Doğadaki hangi elementsin? (tahta) 

Hangi kahramansın? 
Hangi dahiyle beynin aynı çalışıyor?  
Hangi star senin kankan olmalı? 
Hangi kraliyet ailesine aitsin? 
Hangi ülkede doğmalıydın? 
Dünyaca Ünlü hangi şirkette çalışmalısın? 
İnsanlarda hangi ilaç gibi bir etki bırakıyorsun?  
Önceki hayatında hangi suçu işledin? 
Hangi Nuri Bilge Ceylan filmisin? (üç maymun) 

Pekiii hangi Gezi Parkı kahramanısın? 
Hangi 1 Mayıs alanı senin devrimci karakterini yansıtıyor? 
Tarihteki hangi Türk lider senin ruh ikizin? 
Hangi siyasetçi senin sevgilin olmalı? 
2000 sene sonra yaşasaydın hangi ırktan olurdun? 
İnsanlar üzerinde hangi mikrop gibi bir etki bırakıyorsun? 
Hangi psikolojik rahatsızlığa sahipsin? 
Hangi hayvana dönüşmeye yatkınsın? 
İçinde hangi psikopat yatıyor? 
Hangi Ahmet Kaya şarkısı seni anlatıyor?  (Özgür Çağrı) 

Hangi diktatörsün? 
Hangi esnafsın? 
Hangi Ege beldesinin mültecisisin? 
Şehit olsan hangi ilde olurdun? 
Politik kimliğiyle öne çıkan hangi sanatçısın? 
Hangi tür hırsızsın? 
Hangi şehit ailesisin?  
Hangi terör örgütü sana hitap ediyor? 
Hangi dağların kart kurtusun?  
Hangi barış sembolüsün? 
Hangi yandaş basın kuruluşusun? 
Hangi partiye oy vermelisin? 
Sakız olsan kendini hangisine çiğnetirdin?   

* 148 ülkeyi kapsayan mutluluk endeksinde sondan üçüncüyüz. Ellerimizden kaydı, tutamadık... Daha test çözmeye devam et Türkiye...